ugurarcan | perspektif

http://www.ugurarcan.com/ 'un kardeş blogu. 

| Hedef Doğu'ya Mahkûm Parçalanmış Türkiye

Media_httplh6ggphtcom_eurkk

AB açılımı, uyum yasaları açılımı, Alevi açılımı, Kürt açılımı, Roman açılımı... Bu hükümet geldiğinden beri birilerine, bir şeylere sürekli açılmakta. Peki bu zekice yapılan açılımların tezgâhına her seferinde düşen insanlarımıza ne demeli?

Lâik(!) olan bir ülkede Alevilere uygulanan ayrımcılık, her dilin serbest olduğu, okullarının açıldığı, dillerinin öğretildiği, kanallarında yayınlarının yapıldığı bir ülkede Kürtçe dili yasağı ve yine kendi halkının hakettiği insanca yaşama düzeyini sadece AB'ye girmek için yakalamaya çalışan, bu motivasyonu başka diretmelerden alan bir zihniyet midir istediğimiz? Saçmalıklar ve tezatlıklar ülkesindeyiz ama kimse bu dengesizliğe bir şey diyemiyor.

Read the rest of this post »

Filed under  //   Perhiz ve Lahana Turşusu   Perspektif   Politika  

Comments [0]

| Yayından Kaldırsanız Da... Bu Kalp Seni Unutur Mu?

Media_httplh5ggphtcom_dmofc

3. haftayı bitirdik... Yoksa bir ay oldu mu? Bilmiyorum...

Bu yaşıma geldim ama severek izlediğim, pervasızca takip edip, üzerine yazıp, konuşup, kafa patlattığım dizi sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Yaklaşık 4-5 ay öncesinde başlayan "Bu Kalp Seni Unutur Mu?" dizisini fena şekilde kafaya taktığımı bilmeyeniniz varsa ya tanıştığımıza memnun oldum ya da bloguma hoş geldiniz. Yakın zamandaki yazılarımı okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınızdır :=)

Ne oldu bilmiyorum ama aldığım duyumlar pek hoş değil. Dizi uzun süredir yayınlanmıyor. Önce duyduğum şey, kalitesiyle orantılı yüksek bütçeye sahip olan bu yapımda birçok insanın, en başta oyuncuların, paralarının verilmediği ve bu yüzden ekibin boykot ettiği oldu. Daha sonra haberlerde bunun yalanlandığını, yayıncı kuruluş ile film ekibinin ekonomik şartlar gereği karşılıklı anlaşarak 10 gün süreyle çekimlere ara verdiğini okudum. 'Sorun yok' denmişti yani. Bölümlerin arka arkaya, yayın tarihinden çok önce çekildiğini düşündüğümüzde 10 günlük aranın çok büyük bir olumsuzluk yaratmayacağını düşündüm ben de. Ama gelin görün ki hâlâ ne bir bölüm yayınlandı ne bir haber var. Yakın zamanda da bir arkadaşım bana çok uzun beklememem gerektiğini söylemişse de inanmamıştım ama açıkçası dizinin geri gelmeyeceğinden korkmaya başladım.

Öte yandan bu kadar doğru ve cesur bir yapımın bu denli "kritik" bir dönemde yayınlanıyor olması başından beri zaten ilginç geliyordu. Bugün yayında 80 tane (abartıyorum tabi, sanırım yani) dizi varken, ShowTv "Ezel" dizisini elinden kaçırmışken, tamam belki bu parasal sıkıntının bir belirtisi olabilir ama ellerinde harcayacak para kalmış olması da demektir aynı zamanda, bu diziye arka çıkacak bir sponsor bulunamamasında ben bir bit yeniği arıyorum tabi. Bu kadar sevilmiş (politik içeriğinden dolayı birçok insan tarafından itiraf edilemeniş de olsa) bir diziyi çok geç saate alıp yerine salak saçma Amerikan müsvettesi bir dizi olan "Kahramanlar"ı koymalarından bir anlam çıkmarmak lâzımdı belki de. Hepsinin üzerine bir de en ufak olayda magazin yapan medya ise bu konuda gıkını bile çıkarmıyor! Bilemiyorum adım adım bu dizinin ayağı kaydırılmış olabilir gibime geliyor. Sanırım zaman içerisinde bunun cevabını daha net olarak alacağız.

Bu ülkede o kadar daha büyük ve önemli değerler sessizce ve sinsice ortadan kaldırılıyor ki, bu dizinin yayında kalmasını beklemek de belki kendi adıma bir saflık oldu. Ama yaşananlar ortada, acılarını yaşayan birçok insan halen hayatta ve bugün bizler bile bunların acılarını farklı biçimlerde çekiyoruz. Susturma, kapatma, sindirme yöntemleri 80 yıldır işe yaramadı niye şimdi yarasın ki? Eğer, birileri varsa bunun arkasında onlara diyeceğim tek şey: Bu diziyi yayından kaldırsanız da bu kalpler o yaşananları unutur mu?

ugurarcan | 11-Mart-2010 | HJ308

Filed under  //   Güncel   Perhiz ve Lahana Turşusu   Perspektif   Politika  

Comments [0]

| TSK, ABD Ve Ali Cengiz

Media_http2bpblogspot_irctw

Balyoz, Ergenekon, şu bu derken büyük oyunlar dönüyor ama asıl üzücü olan perde önündeki oyuna o kadar takılmış ki herkes (ki bu da planın başarılı bir parçası) kimse perdenin arkasındakini bırakın görmeyi, düşünemiyor, merak bile etmiyor. İyi niyetli olan, gerçekten endişelenen insanlar az da olsa var ama şöyle bakınca genelin durumu gerçekten içler acısı... Sürekli yazılar yazılıyor, işte ABD ve işbirlikçilerinin oyunları, nasıl bizi adım adım böldükleri, askeriyeyi nasıl yıprattıklarının senaryoları anlatılıyor. Ben her zaman 'ateş olmayan yerden duman çıkmaz' diyerek olaylara objektif kalmayı yeğledim, yine öyleyim. Yine benzeri bir yazıdan sonra çok sevgili bir dostuma cevaben yazdığım yazıyı şimdi burada tekrarlıyorum, tabi minik oynamalarla...

İnsanlar dediklerini iki kere düşünmeli. Bu zatlar bunları söyler, onca insan kabullenirken altında yatanları düşünmek lâzım. Yani diyor ki bu yazılar: Türk insanı gerkizekâlıdır! Akıllı olmadığı kesin de... Ha gerçekten öyleyse o zaman zaten niye, neye uğraşıyoruz!?

Bunca yıl 'ordu da ordu' dendi... Tek güvenilir kurum olduğuna inanıldı, kuyruğu sıkışan herkes, ordunun tüm rezilliklerine "kolpa Atatürkçülük" felsefesiyle orduya sığınarak çözüm aradı. Birden(!) Amerika geldi, kimsenin ruhu bile duymadan(!) bir baktık ordu parçalanıyor duruma geldi. Bu kadar kolaydı yani? Ya hani en temeliydi ordu bu ülkenin? Ne temelmiş yahu! Bu insanlar, bu millet bu kadar mı gerizekâlı, yani anlamıyorum ki... ABD ne isterse yapılıyor; bu görüşlere göre, o zaman biz zaten mandası olmuşuz ABD'nin. Ne diye onca şehit verdik?! Baştan kabul etseydik en azından cebimiz para görür, her haftasonu Vegas'taydık şimdi.

Ayrıca Balyoz, Ergenekon olayları netleşmedi daha. Ya doğruysa? Balyoz planını bana burada insanlar soruyor. "Tamam teokrasi olmayın ama bu plan nedir yahu?" diyorlar şaşkınlık içinde. Cevabım ne? 'Daha belli değil' diyorum tabi. Çünkü ya doğruysa? Şimdi, çok geriye gitme ki 60-70'leri unutmadık ama 80 darbesinde yaşananlardan sonra bana kim diyebilir ki askerin vicdanı el vermez bunları yapmaya? Adam öldürmeye planlanmış bir kurumda ne vicdanı? Ha o zaman da, 'yargı da siyasi artık, yalan da olsa doğru denir" diyor herkes. Ya o zaman ölen ölmüş ağlayanımız yok be kardeşim benim! Neyi, niye kovalıyoruz biz bu kadar kolaydıysa herşey?.. Demek Atatürkmüş diktasıyla ayakta tutan herşeyi. Temel oturmamış. Hatay'a gitmeseydi de biraz daha yaşasaydı o zaman temel otururdu belki ama bugün Atatürk'çüyüm diyen o kolpalar gerçekten anlasalardı bu adamın ne özverilerde bulunduğunu ve ne kadar büyük bir adam olduğunu zaten bunları konuşmuyor olurduk. O gitti, ülke bitti... Ne yazık bu millet hâlâ O'nu anlayamadı.

Elde kalan, bu yazılara göre, ABD mandası ve bölünmeye muhtaç bir ülke, gerizekâlı bir millet, kolpa Atatürk'çüler, makûs talih. Göz ardı edilen ise makûs talihi bozan gerçek Atatürk felsefesi, bu tür yazıları yazarak ve destekleyerek insanları psikolojik olarak çökertme politikalarına kalınan seyircilik, miskin, bencil, değerlerine sahip çık(a)mayan ve yenilgiye şartlanmış bir millet. Farkında mısınız bu yazıların tek yaptığı insanları 'nasılsa büyük güçler bunu yapıyor, her yerde bunlar, biz n'apalım' demeye şartlıyor...

Atatürk'ün hayali muasır medeniyetler ise Olimpiyatlarda bize kıçıyla gülüyor...


Ben asla olanları inkâr etmiyorum. Bunların hepsi oluyor ve doğrudur. Benim sorunum çözümsüzlükle... Benim sorunum başımıza ne geldiğiyle değil, buna karşılık bizim ne yaptığımız, daha doğrusu yapmadığımızla... Olayın temeli şu: Amerika ya da başkası istediğini yaptırmak isteyebilir ama sen millet olarak içerde güçlü olursan kimse kılına dokunamaz. Bugünlerin sorumlusu ne kadar ABD ise AKP ve TSK da aynı paya sahip ama ana temelde aynaya bakması gereken milletin kendisidir bence.

Yazıya Facebook üzerinden buradan bakabilirsiniz. Yazarı Prof. Dr. Aysel Ekşi. Aslında yazıda çok ciddi tespitler var. Türk ordusunun zamanında nasıl ABD'nin maşası olduğunun sonradan ayılmasıyla ayyuğa çıkan Ali Cengiz oyunlarını çok güzen anlatmış. Yine de sanırım orduya biçilen "ne yaparsan yap olmuyor" şeklindeki zavallı rolüne ve milletin bu denli kolay saptırılmasına tepkim büyük. En azından ben bu izlenimi aldım. Hiçbir zaman orduyu herşeyin üzerinde tutan bir yapım olmadı hele siyasette varlıklarını hiç sevmedim. Ama ordu bu ülkenin çok önemli bir değeriyse, ona haksız saldırılara da sessiz durmam ama bu onlarca yanlışı görmemem demek de değildir. Ordu bu cümlede bir nesne sadece, ben cümlenin eylemine bakıyorum, yani temeline. O yüzden yazımı direk olarak bu yazıya değil de, genel bir tepki olarak almaya çalışın.

Not: Atatürk'ün her yerde gördüğünüz meşhur sözündeki "muhassır" kelimesinin Büyük Türkçe Sözlüğü'nde yer almadığını biliyor muydunuz? Neden? Çünkü gerçeği benim yazımın son cümlesinde kullandığım şeklinde "muasır" olduğu için... Yazık elden giden dilimize...

ugurarcan | 24-Şubat-2010 | KCo.

resim: Penguen Dergisi

Filed under  //   Güncel   Perhiz ve Lahana Turşusu   Perspektif   Politika  

Comments [0]

| Gizem (Girişmen)

gizem%203.JPG
Bilirsiniz çok nadir alıntı yaparım. Ama bu konu hassas. Gizem Girişmen'i ne kadar anlatsam, yazsam az. Tam Vitrin'i yeniliyorum kızın yüzü eskimesin derken O'nu Vitrin'imin baş köşesine geri çıkaracak bir neden daha geldi. Ben kendi adıma Gizem'e minnettarım. O'nun sayesinde benim de tanımaktan gerçek anlamda gurur duyduğum bir arkadaşım var. Allah'tan herkese de böyle harika insanlar tanıtmasını diliyorum. Gerçekten çok güzel bir duygu... Kelimelere sığmaz, lafı uzatmıyorum, işte Yılmaz Özdil yazısı...


* * *
Spor yazısı değildir bu...

Eli ayağı tutan acizler ülkesinde, bir “masal prensesi”nin öyküsüdür.

*

Laureus Dünya Spor Akademisi var. Merkezi İngiltere’de... Mercedes filan gibi dünyanın en büyük markaları tarafından sponsor olarak destekleniyor. “Laureus”, antik dönemlerde defne yapraklarından yapılan ve kralların, kraliçelerin başına takılan “taç” anlamına geliyor. Bu Akademi, her sene dünyanın en iyi sporcularına “taç” takıyor. “Spor Oskarı” kabul ediliyor.

*

Laureus’un Başkanı, Amerikalı efsane atlet Edwin Moses... Dünyaca ünlü spor yazarlarından oluşan seçici kurulu var; adayları belirliyor. Bir de jürisi var; kazananları seçiyor. Jüride, Beckenbauer, Boris Becker, Sergei Bubka, Bobby Charlton, Nadia Comaneci, Emerson Fittibaldi, Michael Jordan, Kip Keino,
Martina Navratilova, Mark Spitz, Katarina Witt, Pele var... Kazananlara, dünyanın en prestijli ödülü, “Laureus Heykeli” veriliyor.

*

Laureus Akademisi’nin bu seneki “dünyada yılın erkek sporcusu” adayları şunlar: Roger Federer, dünyanın bir numarası, İsviçreli tenisçi... Kenenisa Bekele, dünya ve olimpiyat şampiyonu Etiyopyalı atlet... Usain Bolt, anlatmaya gerek yok... Lionel Messi, Arjantinli futbol cambazı... Alberto Contador, İspanya’nın gururu bisikletçi... Valentino Rossi, İtalya’nın dünya şampiyonu motosikletçisi.

*

“Dünyada yılın kadın sporcusu” adayları şunlar: Sanya Richards ve Shelly-Ann Fraser, Jamaikalı rüzgârın kızları... Lindsey Vonn, Alp disiplininde dünya şampiyonu Amerikalı kayakçı... Federica Pellegrini, olimpiyat şampiyonu İtalyan yüzücü... Serena Williams, dünyanın bir numarası, Amerikalı tenisçi.

*

“Dünyada yılın takımı” adayları şunlar: Son NBA şampiyonu, Los Angeles Lakers... Barcelona, malum... Dünya şampiyonu, Almanya bayan milli futbol takımı... Brawn Formula 1 takımı... Beyzbol denince akla ilk gelen, New York Yankees... Güney Afrika rugby milli takımı.

*

Asıl anlatmak istediğim...

*

Laureus Akademisi’nin “dünyada yılın engelli sporcusu adayları” şunlar: Justin Eveson, Avustralya tekerlekli sandalye basketbol milli takımının forveti... Shingo Kunieda, tekerlekli sandalyede dünyanın bir numarası olan, Japon tenisçi... Michael Teuber, iki ayağı da protez olan, dünya şampiyonu Alman bisikletçi... Tekerlekli sandalye maratonda olimpiyat şampiyonu olarak Avustralya’yı onurlandıran Kurt Fearnley... Natalie Du Toit, bir bacağı olmayan, Güney Afrikalı dünya şampiyonu yüzücü.

*

Ve...

Gizem Girişmen!

*

Evet...

“Okçuluk”ta, 2008 Pekin Engelliler Olimpiyatı’nda, tarihimizin ilk altın madalyasını kazanmayı başaran Türk kızı... “Efsane”lerle birlikte “dünyada yılın sporcusu” adayı.

*

Sağlıklı bir insan olarak dünyaya gelmişti. 11 yaşındayken, korkunç bir trafik kazasının kurbanı oldu. Omuriliği parçalandı. Ameliyat üstüne ameliyat... Ölümden dönmeyi başardı ama, tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu. O uğursuz kazadan üç sene sonra, babasını kaybetti. Küsmedi hayata... Aksine, eskisinden fazla sarıldı. Ankara Tevfik Fikret Lisesi’ni ve Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü’nü “şeref öğrencisi” olarak bitirdi. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Onu hayata bağlayan unsurlardan biri, spordu, 2004’te başladığı okçuluktu... “Yaparım” dedi, en üst seviyede yaptı. Yukarıda da belirttiğim gibi, 2008 Pekin Engelliler Olimpiyatı’nda tarihimizin ilk altın madalyasını boynuna taktı, İstiklal Marşımızı dinletti... “Bu madalyayı, beni bir yerlerden seyrettiğine inandığım babama armağan ediyorum” dedi. “Umut” Apartmanı’nın sakini... İdmanlarını Umut Apartmanı’nın kapalı garajında yapıyor. Bir annesi var ki... Madalya yetmez.

*

Ve şimdi, dünyanın en prestijli spor ödülüne, dünyanın en ünlü sporcularıyla birlikte aday... Kazananlar, 10 Mart’ta Abu Dabi’de düzenlenecek görkemli törende açıklanacak. Geçen seneki ödülleri, Rusya’nın karakuşak judocu başbakanı Vladimir Putin vermişti... Bir önceki sene, İspanya’nın yelkenci Kralı Juan Carlos.

*

Bir masal prensesi o.

Masaldakilerden güzel.

*

Hani sık sık “Bu olan bitenler karşısında kendimizi çaresiz hissediyoruz, tek başımıza ne yapabiliriz?” filan diyorsunuz ya...

Benim yaptığımı yapın.

Bulun Gizem’in fotoğrafını, çerçeveletip masanıza koyun. İmkânsızı yaparız. Mucize sadece biraz zaman alır.

14.02.2010
Yılmaz Özdil

* * *
Teşekkürler Gizem Girişmen!

ugurarcan | 17-Şubat-2010 | KCo.

Filed under  //   Alıntı   Bunu Beendim   Gizem Girişmen   Spor  

Comments [0]

| Hatalıyım, Özür Dilerim!

Mrxteam-regret

Yakın zamana kadar dünya işlerine sarmıştım çok; yazılarım o konular üzerineydi genelde. Biraz da sanırım kendi iç dünyamın yıkık döküklüğünü pek ortaya saçmıyor olmam da aklıma daha bir yatan düşünce olmuştu, yalan yok. Eskiden düzenli okuyanların sayısı ikiyken şimdi beş olmuştu belki ama yine de blog farkındalığı artmış, paylaştığım hassas noktalara ulaşmak herkes için artık daha kolay hâle gelmişti. Sağolsun ülkenin gündemi de o kadar yoğundu ki bu iyi bir fırsattı. Fakat bundan daha çok kaçamayacağımın farkına vardım yakın geçmişte. Ve yine kendimle yüzleşeceğim bir yazı yazmaya karar verdim.

Geçen günü bilerek birinin kalbini kırdım! Bu kişi Las Vegas'ta oturan benden yaşça bayağı büyük biri hem de. İlk aklıma gelen hakaretleri değil de, daha yumuşattığım bir üslup da kullanmış olsam, bu kendimden yaşça büyük insana "haddini bildirmek" gereğini hissettim. Beni yakın tanıyanların bir önceki cümleyi iki kere okuduğundan şüphem yok. Ama bu gerçeği de değiştirmiyor elbette. Haksız mıydım? Bence hayır! Bir fikir ayrışması yaşanmış ve ben sadece fikirlerimi orada düşüncelerini paylaşan kimseye bir saygısızlık etmeden açıklarken bu kişi bana ithamlarda bulunmaya başlamış, bana "uyuz" demeye kadar gitmiş, ve çok küçültücü bir üslupla hitap etmeye başlamıştı. Yine beni iyi tanıyanların 'Ee Uğur? Sen bunlara takılmazsın ki' dediklerini duyar gibi de olsam, sanırım son günlerdeki hırçınlığımın kurbanı oldum. Kendinden geçmiş bir hazla önce kafamda hazırladığım en sert mesajı bir çırpıda yazdım. Sonra 'Olmaz, bu çok sert oldu' diyerek onu başka bir yere kaydedip (her ihtimâle karşı silmeden) daha kısa, daha yumuşak ama yine sert bir mesaj yazıp yolladım. Sonrası iyice çirkinleşen bir kavga ortamı tabiki...

Zamanında Sıtkı Amca'mın bana öğrettiği onlarca dersten sadece biriydi kimseye haddini bildirmeye çalışmamak. Gençliğin verdiği o kan kaynamasıyla zor da olsa bunu erken yaşta oturtabilmiştim kendimde. Sıtkı Amca bu felsefeyi ilk bana önerdikten sonra düşünmeye başlamış ve çok hak vermiştim. Özellikle tartışmayı başlatan karşı tarafsa sizin ne kadar saldırgan ya da ağır konuştuğunuzun bir önemi yoktur. Çünkü o taraf baştan zaten olayları başlatan olduğu için sizin her lafınıza daha sert bir şekilde geri gelecektir. Mantık ve sağduyu beklemek zaten başından saçma bir davranış olacaktır çünkü onların olduğu yerde zaten neden tartışma olsun ki. Benim başıma gelen de bu oldu. Pehlivan güreş diye tutturdu. Bu kavga cereyan ederken bile kendime sürekli bu felsefeyi hatırlatmama rağmen âdeta gözüm dönmüş ve bunu sanki bir ego tatmini için ihtiyaç olarak görniştüm. Büyük hataydı...

Hayatta şakşakçı dalkavuklardan hep tiksindim. Benim gözümde beyinsiz ve karaktersiz bir insan profilidir o insan profili. Tartıştığım insanın arkasında bir de bu türden biri olunca hakaretler havada uçuştu. Aslında beni daha çılgına çeviren o dalkavuğun kışkırtmaları oldu. O arada o dalkavuğun bir mesajı, ne kadar hatalı ve ne kadar bencilce hareket ettiğimi yüzüme tokat gibi vurdu. Kişisel olmayan bir olayı kişiselleştiren bu insanlar kendi aramızdaki kavgamızı da birden ailemden al(ma)dığım terbiyeye getirmişti. Şok olmuştum. Haksız değillerdi. Olayın nasıl buraya geldiğini bilmeyen biri dışardan baksa ben acayip terbiyesiz ve saygısız biriydim. Hoş, olayın nasıl geliştiğinin de önemi yok, ben o seviyeye nasıl inmiştim ki? İlk yumruğu atan benden onlarca yaşça büyük biri bile olsa bunu O'nun terbiye seviyesine bırakıp gülüp geçmem gerekirken beni aynı seviyeye indirmesine izin vermiştim. Çok sevdiğim Ogün Hoca'mın lafı gibi, bir yanlışa bir diğer yanlışla cevap vermiştim ve bu beni haklıyken haksız duruma düşürmüştü. Üstüne üstün kendi egosal tatminim için işin içine ailem katılmıştı... Bu bir anda çok ağır geldi bana... Ayıldım...

Pişman olmuştum. Hemen özür dilediğim bir mesaj yazdım. Pek gurur yapan bir insan değilim eğer yaptığım şeyin doğruluğuna inanıyorsam. Tükürmüşsem kendi tükürüğümdür, gerekirse yalanır! Varsa bir hatası bir insanın, buna adam gibi sahip çıkmak ve özür dilemek, ezikçe kaçıp olayların ve en kötüsü de kendi egosunun kurbanı olmasından daha iyidir. Ben de bu çirkin ortama ve rezilliğe âlet olduğum ve hatta katkıda bulunduğum için başta bu insan olmak üzere o mesajı okuyan herkesten özür diledim. Tüm gün içim içimi yedi sonra. Kendime çok kızdım. Gergin olabilirim, canım sıkkın olabilir, herşey olabilir ama ben bu tuzağa düşmemeliydim. Döktüm içimi, tüm sinirimi akıttım, altta kalmadım üste çıktım da ne oldu? Sonunda ufalan ben oldum herkesle beraber. Başkalarının önemi yok, bana yakışan bu değildi. Ne kadar haketmiş de olsalar... Kavga çıkaran insan zaten muhattaba değecek insan değildir demiştim ya, bunu bir kere daha kazıdım kafama. Kim ne kazanmış kavga, hakaret, şiddetle de ben medet umdum? Hangi bağcı dayaktan akıllanmış ki döv döv nereye varalım?..

Özür mesajımı bu insan okudu mu bilmiyorum, beni affedip hakkını helâl eder mi onu da bilmiyorum ama bildiğim birşey var bunu paylaşmak istedim. Genelde insanlar hatalarını gizlemek yoluna gitseler de ben paylaşarak bir yandan kendime ceza verirken bir yandan gün gelir benden ufak birileri bunu okursa aynı hataları yapmasınlar diye bu sanal dünyaya bir not düşmüş oluyorum. Çoğumuz bu hataya düşüyoruz hayatta ve belki bu yazı bir iki kişiye ışık olabilir diye ümit ediyorum... Sonuçta hepimiz insanız!

Hep dediğim gibi: 
"Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olun." -Gandhi.
"Öfkeyle kalkan zararla oturur." -Türk Atasözü.
"Keskin sirke küpüne zarar." -Türk Atasözü.

Vesaire vesaire...

ugurarcan | 10-Şubat-2010 | HJ308
photo by Terje Sørgjerd (Mr.X Team) @ http://www.mrx.no/albums/Frognerparken/Regret.jpg

Filed under  //   Hayatımdan Sahneler   Perspektif  

Comments [0]

| Çok Zaman Oldu, Denedim ve Karmaşa

Zen_reflection_by_chryztoph

Yıllardır yazıyorum artık. Bilmeyenlere yaşım ortaya çıkmasın diye şöyle diyebilirim ki orta okulda denemelerle başlayıp, lisenin erken yaşlarında şiirle süslediğim bir iç dünyam vardı. Kıçımızda kavak yelleri eser, bir Cimbom bir de kızlardan başka dert tanımaz, erkek rengi olsun olmasın en pembe gözlüklerle bakmak tek tercihimizdi. Hoş, çok da farklı birşey bilmezdim ki. Çoğu yaşıtımdan erken birçok sıkıntıyı yaşamış olmam çocukluğumu alamamıştı elimden. Belki daha derinlere itmiş, dış dünyaya susturmuş, belki de küstürmüştü ama yine de benimleydi. Herkes gittikten sonra yanıma gelir, gecenin sonsuz affediciliğine sığınıp en zifiri karanlığında açardı yüreğini bana... Anlatırdı kimi zaman kahkahalarla, kimi zaman ıslak ıslak; aşklarını, hayallerini, kırıklarını, ümitlerini...

Yıllar boyu ben aslında kendi ismimi imza olarak altına attığım bu yazılar o çocuğun bana anlattıklarıydı. Ben sadece haberci görevini üstlenmiş ama biraz da haksızca sanırım kendi üzerime alınmıştım yazıları beğenenler olduğunda, sanki üstün bir hayal gücüm varmışcasına. Bir süredir aklıma düşer oldu, o çocuk pek yok ortalarda. Yazılarıma bakar oldum temaları da artık bambaşka. Artık eleştiriyor, kızıyor, entel dantel memleket ve dünya üzerine teoriler üretmeye çalışıyorum. Yazı etiketlerinde sevgi ve duygusallık içeren temalar oluk oluk kan kaybında. Aklıma güzel sözler gelmiyor, şiirlerim çaptan düşmüş orta okul kafiyerlerinde, en son ne zaman güzel bir kızın gözlerini anlatırken koca bir paragraf kullandığımı bile unutmuşum. Daha da kötüsü bunu zorla değil içimden gel(me)diği için yapmıyorum. En son Fulya'yla yeniden hayal kurmak üzerine yaptığım çalışmaların ardından yaşadığım derin depremden sonra hayaller yerini hırslara, ümitler azimlere bırakmış, yani ne varsa pembe ve yumuşak yerlerinde kırmızılar ve siyahlar...

En son kimi sevdim diye düşündüğümde yine 4-5 sene geriye gidiyor, bunca zaman nasıl geçmiş diye baktığımda şaşırıp kalıyorum. Bilmiyorum belki de bu her insanın yaşayacağı bir yara sarma süreci. Bu arada yeni entelektüel hobilerim biraz beni eğlendirmişse de belki de aslında olay kendi sığınağımı onlarda bulmuş olmamdı. Şimdi karşıma çıkan her sevgiden kaçıyor, yalnızlığa aşık ama kıskaçlığından bir o kadar nefret ediyorum. Romantik şarkı dinlemiyor, aşk filmlerini veren kanalları değiştiriyorum çoğu zaman farkında bile olmadan. Beynime öylesine girmiş ki hatta damarlarımdaki kana bile yalnızlık, ne onsuz olabiliyorum ne de onunla bir gelecek görebiliyorum. Yazmak istiyorum, yazamıyorum. Bir yazar(!) için herhalde en nefret iki şey kendi yazdığına inanmamak, beğenmemek ile yazının tam ortasında tüm hislerini kaybetmek olsa gerek. Düşünsenize bir an gelir kollarınızdaki damarlar bile sizi bilgisayarın başına götürür "yaz bunları, dök bu içinde patlayanları" diye diye iki dakika rahat bırakmazken başlıyorsunuz yazmaya ve tam ortasındayken anlattıklarınızın birden kesiliyor herşey. Bomboş bakakalıyorsunuz ekrana neredeyse az önce kendi yazdıklarınıza şaşıracak kadar yabancı bir hisle... "Yine beni yolda bıraktı" diye hayıflanmak da faydasız... Benim ki de bu ara böyle işte. Yaşamıyorum, hissetmiyorum, yazamıyorum, biri çıkıp hissettirecek olsa, ya yollar giriyor araya, ya hırslar. Bir türlü olmuyor, olduramıyorum.

Bu ara uzun bir süre sonradan sonra yine bir diziye çok bambaşka bir boyutla bağlandım. "Bu kalp senı unutur mu" dizisini bilmeyen zaten yok. En sevdiğim erkek oyuncu ve sağlam bir ekip, en sevdiğim ve yazmaya doyamadığım iki ustaca işlenmiş ana tema olan özlem-aşk ikilemiyle memleket politikası, ve arka arkaya 100 defa dinleseniz de bıktırmayan muhteşem kadife sesiyle Fikret Kızılok'un jenerik müziği... Şimdi ne alaka demeyin, bu diziden sonra yazdım bunları, sanırım her bölümden sonra birşeyleri kıpırdatıyor bu dizi derinlerde... Kim bilir...

ugurarcan | 23:06 | 28-Ocak-2010 | HJ#308

KARMAŞA
Özlemek, sevmeye eş değer.
Özlüyorsan, sevmişsin ve aslında sevilmişsin demek,
Ama en kötüsü bunlar içinde
Sevmeyi özlüyorsan eğer.
Çünkü işte o zaman,
İşte o zaman gerçek yalnızlıktır yaşadığın.
Hayat, kum tanesi misali, avuç avuç
Parmaklarından akıp gider...
Bir bakmışsın kendine bambaşka bir yerde,
Ama onca zaman önce tam başladığın yerde.

ugurarcan | 22:00 | 28-Ocak-2010 | HJ#308
photo: "zen reflection" by chryztoph

Filed under  //   Aşk/Sevgi   Hayatımdan Sahneler   Perspektif   Şiir  

Comments [0]

| Sansüre Karşı Taksim'den Sanal Yürüyüş!

Pedestrian-720462

Sansürün zararlarını yıllar boyu gördük. Bu ülkenin liderlerinin(!) öğrenemediği bir şey varsa bu da sansürün asla çözüm olamayacağıdır. Teknolojinin gelişmesinin sosyal düzen ve gücü üzerindeki etkileri de, ki bu en çok haberleşme ve örgütleşmede görülüyor, zamanla evrim geçirip daha yaratıcı hâle geliyor. Lâfı çok uzatmadan, Bobiler.com'daki arkadaşlar sağolsun sansüre karşı Taksim'den başlayıp Anakara'ya kadar sürecek olan sanal bir protesto yürüyüşü başlatmışlar. Herkes oturduğu yerden ki bu dünyanın neresinde olursa olsun, bu protestoya katılabilir. Belki bu eşi görülmemiş (ya da benim görmediğim) girişim başarılı olur belki olmaz. Hatta yürüyüşün nasıl olduğunun önemi de yok, bu kafalarla yönetildiğimiz sürece (sadece AKP değil, hepsi böyle) bir şey olmaz bence ama girişim güzel ve öyle günlere çok az kaldı ki bu "http://posterous.com/javascripts/tiny_mce/themes/advanced/langs/en.js?1264363080" type="text/javascript"> girişimler çok önemli etkiler yaratacak.

Ben katıldım. Lâzım olan tek şey Google hesabı. Minik minik yürümeye başladık. O kadar da güzel organize olunmuş ki birbirini teşvik bile mümkün. Yani illâ sizin kendinizi yürütmenize gerek yok, başkalarını da yürütebilirken arkada kalanları da siz yürüterek grubun bozulmamasına katkıta bulunabiliyor. İnteraktif harita aşağıda. Eylemin tam sayfasına da http://taksim.bobiler.org uzantısından ulaşabilirsiniz. Çok beğendim bu işi. Artık yok yurtdışındaydım, yok dayak yemek istemiyorum, yok evin suları kesik gibi bahanelerle eylemsizlik tarihe karışacak. En çok da bunu sevdim!!


Büyük haritada görmek için tıklayın.

ugurarcan | 25-Ocak-2010 | KCo.

Filed under  //   Bunu Beğendim   Duyuru - Bilgilendirme   Güncel  

Comments [0]

| Ben Bu Ülkeden İstifa Etsem... Ya Yaparsam?!

Devrim_arabalari

Bir aya yakındır tatil için İstanbul'daydım ve ülkeme bir daha birinci elden bakma şansını buldum. Hayat ilerledikçe ve şartlar keskinleştikçe, tek başına dışardan objektif bakmanın önemli kararlar almak için yeterli olmayabileceğinden bu ülkeye bir şans daha vermek istedim. Kısmet olursa bir aydan kısa bir sürede yaşadığım enval çeşit tecrübeyle sabit izlenimlerimi yakın zamanda yazmak niyetindeyim.

Bugün asıl bahsetmek istediğim kısa bir konu var. Bir süredir izlemek istediğim bir filmi ABD'ye dönüş yolculuğumda izleme şansını buldum: "Devrim Arabaları". Yıllardır sürdürdüğüm gayet naçizane davamda, elimden geldiğince düşüncelerimi kendi tarzımda anlatmaya çalışıp, bu ülkenin bitmek tükenmek bilmeyen kepazeliklerine parmak basmaya ve kendi dağarcığım kadar bir çözüm üretmeye çalışıyorum. Ne zaman ki konu üretim ve ekonomi olsa değişmeyen bir yakınmam olur ki onu da hep bu ülkenin kendi araba sını üretememesinden veya üretme mesinden örnekleyerek anlatmaya çalışırım. Hâl böyleyken bu film inanılmaz ilgimi çekmiş ve merak etmiştim. İlk Türk otomobilinin bundan 40 yıl öncesindeki âkıbetini merak etmiştim çünkü. Benim sadece bildiğim bir 20 yıllık ve yaklaşık 60.000'in biraz üzerindeki Anadol üretim macerası vardır Türk otomobilinin, o kadar. O günlerde (1966-1986) bu üretimi yapan Otosan ise bugün hâlâ Ford Otosan olarak Ford markasının otomobillerini üretmekte. Bana yepyeni bilgiler katan bu filmi izledikten sonra duyduğum hayal kırıklığı bir kat daha arttı.

Çok büyük ve çok değerli ustaların bir araya geldiği bu yapıtta, çok yalın ve çok sürükleyici bir anlatımla anlatılmış iyi bilinmeyen yakın tarihimizin çok önemli bir detayı var. Madden ve mânen inanılmaz kısıntılara ve engellere rağmen büyük bir emekle bir avuç insanın, 129 gün gibi kısa bir sürede hiçbir tecrübe ve kaynak sahibi olmadan ürettikleri iki otomobil gerçekten de tam bir devrim niteliğindeymiş. Film, verdiği detaylarla bugün farkında bile olmadığımız onca ince hesap kitapların ne derece zorluklar oluşturduğunu anlatmış, hem de çok güzel anlatmış.

Üstün başarı ürünü olan bu otomobillerin önündeki en temel engeli ise film içindeki tek bir cümleyle ifade etmişler. Zaman, para, parça, tecrübe, vs. engellerin tümünün aşıldığı bu projeyi durduran sebebi "Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz." cümlesi çok güzel anlatmış.

Filmi izlemediyseniz kesin izleyin derim. Türkiye'de ne kadar ses getirdi bilmiyorum ama filmi izledikten sonra hakkında çok iyi yorumlar okudum ve birçok ödül aldığını gördüm. Bence Oscar için de yabancı film dalında aday adayı olmalıdır! Bizim millet ne kadar anlar onu bilemem tabi ama 'Türkiye'nin makûs talihini kendisinden başka kimse yenemez' dediğimizde tam olarak ne demek istediğimizi anlamak için iyi bir örnek olabilir; tabi daha önce girişilen uçak, metro, vb. üretimleri, Köy Enstitüleri, tarımsal kotalar konuları hâlâ yeterli örnek teşkil etmiyorsa... Açık olan şu ki bu ülkeyi ilerletmek isteyen insan sayısı çok az ve böylesine köleleştirilmiş, bağımsızlıktan böylesine uzak, iradesiz ve kasten basiretsiz bir devlet, kaderlerin en karasına mahkûmdur. Zekâ Allah vergisiyken akıl o zekâyı kullanabilme yetisidir. Belki de bu yüzden Aziz Nesin'e hak vermemek elde değil. Hele daha bundan neredeyse 80 yıl, ki bir insan ömrü anca eder, ulu önder Atatürk bize bu "dahilî bedhahların (içimizdeki hainlerin)" varlığından bahsetmiş ve önlem almamız için yol göstermişken...

1938'den beri onca insan geldi gitti bu devletin başına politikacı olarak ama bir devlet adamı gelemedi; parti liderlerinden geçilmedi ama milletin liderliğini yapan çıkmadı. Onlar başarısız oldukça ve bu ülkeyi köleleştirerek, parçaları üzerinden siyaset ve pazarlık yaptıkça daha da gelmeye devam ettiler. Madem öyle, madem onlar gitmiyor, yerlerinden vazgeçmiyor, madem o zaman onlar istifa etmiyor, o zaman ben istifa etmek istiyorum!! Filmin sloganında dediği gibi: Ya yaparsam?!

ugurarcan | 2-Ocak-2010 | TK0005 IST-ORD

Daha detaylı bilgi ve görseller için: tıklayın.

Filed under  //   Bunu Beğendim   Güncel   Kültür   Perspektif   Politika  

Comments [0]

| Ey Baykal, Bahçeli ve Erdoğan! Tarih Hesap Sormaz Mı?

Erdogan_baykal_bahceli_1

Geçen bir fıkra geldi aklıma sizlerle de paylaşmak istedim...

Birgün aşırı yağmurdan bir hristiyan köyünü sel basar. Sular o kadar şiddetli ve köy o kadar bir barajın yakınlarındadır ki sular sürekli yükselmektedir. Henüz sel yeni başlamışken köyün kaçışan yerlileri koşarak köyün klisesine giderler. 3 katlı klisenin rahibini kurtarmak isterler ve rahibe "Peder, her tarafı su basıyor hemen gitmemiz lazım, bizimle gelmelisin!" dedilerse de rahibin "Ben hayatımı tanrıya hizmetle geçirdim, O beni korur." red cevabını alırlar. Rahibin bu tavrına anlam veremeyen köylüler çaresizlik içinde oradan ayrılsalar da yükselen sular onları birkaç saat sonra kliseye yeniden döndürmeye yeter. Bu sefer ilk katı su basan klisenin ikinci katında bulunan pedere ancak bir sandalla ulaşabilirler. Yine kendileriyle birlikte gelmesini istedikleri pederin cevabı "Ben hayatımı tanrıya hizmetle geçirdim, O beni korur." olur. Sinirlenen çaresiz köylüler bir kez daha elleri boş dönmek zorunda kalırlar. 
 
Ama sular dinmek-durmak bilmez. Sular biraz daha yükselir ve artık ilk iki katı sular altında kalan klisenin en üst ve son katında bulunan rahibi kesin kurtarmaya kararlı köylüler tekrar bir sandalla geri döndülerse de aldıkları cevap 3. kez "Ben hayatımı tanrıya hizmetle geçirdim, O beni korur." olur. Suların giderek yükselmesi, dinine bağlı ve kliselerine bağlı köylülerin büyük özveriyle bu sefer helikopterle gelip rahibi kurtarmaya son bir kez daha çalışması bile artık başka yolu kalmadığı için çatıya çıkan rahibin dinmek bilmeyen inadına çare olmaz, "Ben hayatımı tanrıya hizmetle geçirdim, O beni korur." cevabını değiştirmez.

Seller herşeyi götürür ve rahip hayatını kaybeder. Cennete giden rahip tanrının huzuruna çıkar ama çok sitemkârdır. "Tanrım ben ömrümü kayıtsız, şartsız sana adadım ama sen bu selden bile beni kurtarmadın. Kırgınım!" der. Tanrının cevabı ise çok kesindir: "Ulan ...eşek sana onlarca insan, iki sandal ve bir helikopter gönderdim kurtul diye, sen neden kaçmadın?!"

Bu fıkrayı gerçekten çok severim. Sürekli umudu Allah'tan veya devletten mucizevî şekilde ve hiç bir çaba göstermeden bekleyen insanların vahim durumunu ne güzel de anlatır. Şimdi biraz değiştirelim bu fıkrayı ve şöyle diyelim... Farzedin ki o an klise dolu ve içerde dua eden insanlar da var. Kurtulmak varken inançlarının uğruna pederlerinin yolundan gitmiş ve onların da sonu pederleri gibi olmuş olsun mesela ve işin sonu bir köyün kitlesel imhası olmuş mesela... Şimdi sorarım, her ne kadar o insanların kendi hataları da olsa kaçmamak ve boğulara ölmek, onların liderleri olan pederden de tanrı ve tarih hesap sormaz mı? Kendi inatları ve basiretsizlikleri yüzünden, hayatlarını adadıkları dinî konuları bile tam olarak anlayamadığı için onca insanın katili olmaktan ne kurtarır o pederleri?

Şimdi roller genişletelim... Din olsun siyaset, sel olsun AKP-DTP-PKK ve bilimum Türkiye'nin bitmez sorunları, peder(ler) ise Baykal-Bahçeli ve Atatürk'ten sonra gelen bütün siyasetçiler ki buna darbeci askerler dahil, köylüler ise bu millet; kimi saf kimi erdemli... 

Yarın birgün iç savaş çıkar, bu ülke alışık olduğu(!) krizlerden de öte sorunların içine düşer, tam bir kaos ve dışa bağımlılık durumuna düşerse tarih tüm bu aktörlerden hesap sormaz mı? 'Ben size her imkânı verdim, şartı sağladım ama siz yine de sürekli bahanelere sığınarak bile bile lades dediniz' diye kızmaz mı?... Ha tarihten zerre ders almayan, birşeylere körü körüne inanıp tamamen aklın yolundan sapmışlara da ne kadar neyi anlatabilirsiniz onu da bilemiyorum, ben sadece yazıyorum...

ugurarcan | 14-Aralık-2009 | Ataköy,İST

Filed under  //   Güncel   Perhiz ve Lahana Turşusu   Perspektif   Politika  

Comments [0]

| 3 Aralık Dünya Engelliler Günü Niyetine

Çok söze gerek yok! Gerçekten kim "engelli" ya da hangimiz "engelli" değiliz diye düşündüğümzde ilginç düşüncelere girmemek elde değil. TSİ bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Özellikle ülkemizde durum o kadar feci bir durumda ki kutlanası bile gelmiyor bu günün. Aşağıda bu konudaki en önemli girişimin oluşturduğu bir metin var, aynen yayımlıyorum. Benim nacizane notum da şudur: Anneler Günü, Babalar Günü, doğum günü, vs. bahanelerle hep birşeyler yapmak isteriz birilerine... Bugün de öyle olsun, tüm imkânlar elimizde, birşeyler yapalım!!

Her şey “insan” olmakla başlar. Hepimiz aynı şekilde doğduk, aynı şekilde doyduk, çocuk olduk. Sonra büyüdük, olduk. Kadın ve erkek olduk. Yaşlı ve genç. Özgür ve tutuklu. Siyah ve beyaz. Farklı sıfatlar verildi her birimize: uzun, kısa, şişman, güzel, çirkin, “engelli” olduk. Eşit olamadık bir tek. Hani herkes eşitti hayatta?! Neden bazıları daha eşittir ki bu hayatta!


Sen… Sokağa çıktığında kaç tane engelli ile karşılaşıyorsun? Karşılaştığında ne düşünüyorsun? Bir şey düşünüyor musun? Türkiye nüfusunun yüzde kaçı engelli biliyor musun? Sokakta bir engelli görmek için kaç engelin var farkında mısın? Peki onların nasıl yaşa(yama)dıklarının?

Büyüdüğünde kim olursan ol, ne yaparsan yap eşit yaşamak için çalışan insanlar var burada! Her insanın birçok engeli ve bir kalbi var. Kalbini engelleme, engelleri kaldır!

Eğer sen de insan olmayı önemsiyor, “bir engel de ben olmayayım” diyorsan;

http://www.engellerikaldir.com ‘a girerek destekleyenlere kendi adını ekleyerek hassasiyetini gösterebilir, facebook grubuna tüm listeni davet edebilir, msn iletine web site adresini yazabilir, blog veya sahip olduğun mecralarda  konuya yer verebilir, konu hakkında fikir ve önerilerini e-posta gönderebilir, sponsor olabileceğini düşündüğün tanıdıklarına konuyu paylaşabilirsin.

Gün gelecek, herkes önce “insan” olacak…

Engelleri Kaldır Hareketi
www.Engellerikaldir.com

ugurarcan | 2-Aralık-2009 | HJ308

Filed under  //   Alıntı   Bunu Beğendim   Duyuru - Bilgilendirme   Güncel   Perspektif  

Comments [0]